9 Nisan 2014 Çarşamba

Dinlediklerim: Madrugada

Yazıma başlamadan önce, yeni aldığım bir kararı sizinle paylaşmak istiyorum sevgili okur. Bundan böyle -eğer başarabilirsem- her hafta size yeni bir müzik grubu ya da sanatçı tanıtmak istiyorum.

Rivayet olunur ki Madrugada Norveçli bir müzik grubuymuş. Beni grubun tarihçesinden, misyonundan vizyonundan ziyade bende uyandırdığı izlenimler ilgilendiriyor. Sizinle de bu izlenimlerimi paylaşmak istiyorum sevgili okur. Mevzu bahs olunan grubun bende uyandırdığı duygular faslına geçmeden önce Madrugada'nın en sevdiğim parçasını sizinle paylaşayım: Whats On Your Mind


Grubu ilk bu şarkısıyla tanıdım. Zaten diğer şarkılarını da bildiğim pek söylenemez. Hani insan bir şarkıyı çok sever de tekrar tekrar dinleyip sömürdüğü şarkılar olur ya işte bu şarkı da benim "sömürdüğüm şarkılar" kategorimde. Sözlerinin Türkçe'ye çevirisini vermeyeceğim. Lafı daha fazla uzatmadan konuya geçelim.

Bu şarkıyı dinlerken yağmurlu bir havada geceleyin araba kullanırken hayal ediyorum. Yolum uzun tabi. Dışarısı oldukça soğuk ve bu yüzden arabamın camları buğulu. Arabam da öyle çok yeni değil ama vazgeçilmezim olan klima mevcut. Arabamın klimasından sıcak hava yüzüme vuruyor ve hafiften mayışıyorum. Bir benzinlikte durup çay alıyorum ve yoluma kaldığım yerden devam ediyorum.

Bunları bana hissettiren şey, şarkının rengi sevgili okur. Sizce de bu şarkı Amerikan filmlerindeki o eski model klasik arabalarda çalan şarkılara benzemiyor mu? Hollywood'dan alışık olsam gerek ki bende bu izlenimi uyandırdı. Şarkıyı sevmemdeki bir diğer faktör de vokalistin nezleli sesi. Sizi bilmem de ben nezleli sese hayranım. Şarkının sizde uyandırdığı izlenimleri benimle paylaşırsanız çok bahtiyar olurum sevgili okur. Yorumlarınızı esirgemeyin lütfen...

8 Nisan 2014 Salı

Yalan!

Yalan sevgili okuyucum yalan! Hepsi yalan! Sen yalan, ben yalan, biz yalan ama onlar gerçek!

Bu sert girişimin sebebi bugünkü hissiyatımdır sevgili okur. Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencisiyim ve pedagojik formasyon bizim yarayan kanamız. Çünkü o belge olmadan öğretmen olamıyoruz. Ben şu an okuduğum bölüme girdiğimde okurken veriliyordu bu meret. Daha sonra Eğitim Fakülteleri'nin ısrarıyla bu hak elimizden alındı. Şimdi ne mi yapacağız? İnanın kimse bilmiyor sevgili okur...

Anayasanın ikinci maddesinde: "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir." ibaresi yer alır. Madem bu devlet sosyal bir hukuk devleti nerede o zaman benim kazanılmış hakkım?

Önceden Fen-Edebiyat Fakülteleri'nin amacı öğretmen ve bilim adamı yetiştirmekmiş. Daha sonra öğretmen yetiştirme görevi Eğitim Fakülteleri'ne verilmiş. Bize sadece bilim adamı olmak kaldı. Ülkemiz öyle gelişmiş bir ülke ki dört bir bucağında bilim adamı ihtiyacı var(!). Bu yüzden olmalı ki her üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi var ve her sene bu fakülteler en az 60 mezun veriyor...

İlk cümleme geri dönmek istiyorum. Hepimiz yalanız sevgili okur. Ama onlar her zaman gerçek. Çünkü onlar yönetici. Onlar ne derse o olur. Onlar süründürmeyi çok sever. Ve biliyor muydunuz sevgili okur, bu ülkenin yazılı olmayan yasaları varmış. Ben de yeni öğrendim bunu. Mesela bu yasalardan biri de şuymuş: "Devletin her kademesinde resmi işler ağır ilerlemelidir".

Çok iyiyiz sevgili okur çok!.. Gelişmiş bir ülkeyiz biz. Çünkü gelişmiş ülkelerde yasalar harfiyen uygulanır. Bugün bir devlet dairesine gidin sizi oradan oraya koştururlar. Kanun böyle çünkü. Avrupa Birliği bizim gibi bir devleti neden üye yapmaz anlamıyorum. Öyle bir devlet ki bu devlet, durmaksızın bilim adamı yetiştiriyor...

Eğitim Fakülteleri de çok düşünceli. Öğretmenlik önemli bir meslekmiş. Doğru. O yüzden de formasyon eğitimi kısa sürede verilemezmiş, eğer verilirse öğretmenlerin kalitesi düşermiş. Kendileri çok kaliteli eğitim verdikleri için formasyon almış olan Fen-Edebiyat mezunu öğrencileri, kendi öğrencilerine kıyasla KPSS'de daha fazla atanıyorlar. Çok kaliteli eğitim vermişler ki o yüzden kendi öğrencileri atanamamış demek ki...

Yalan sevgili okur! Her şey yalan! Eğitim Fakülteleri'nin amacı kendi öğrencilerinin önünde biz Fen-Edebiyatlılar engel oluşturuyoruz ondan. Anayasa da yalan. Ne sosyal hukuk devleti?! Daha tam anlamıyla devlet bile değiliz biz kaldı ki sosyal bir hukuk devleti olalım.

Sözü daha fazla uzatmayacağım sevgili okur. Gördüğümüz rüyalar, bu ülkeden daha gerçek!..

4 Nisan 2014 Cuma

Benim Bir Arkadaşım Var

Benim bir arkadaşım var sevgili okur. Evet, aslında hepimizin vardır. Benim arkadaşım; sevgili okur, benim arkadaşım çok kalender bir insan. Bilmiyorum daha önce birilerine kazık atmışlığı var mı ama sanırım bana atmaz. Niye biliyor musun sevgili okur? Çünkü çok temiz bir insan.

Okulda bir kızı beğenmiş, eklemiş, kız da kabul etmiş. Çoğu zaman facebook'tan konuşuyorlar. Geçenlerde kız bizimkine mesaj atmış "Napıyosun?" diye bizimki cevap verememiş. Çünkü o kız ona göre çok güzelmiş, aşık olunası bir kızmış. Ondan beklenmezmiş böyle bir şey.

Zannımca kızın gönlü var da bizimkinde icraat yok. Bugün öğrendim bu olayı. Sözünü bitirir bitirmez dedim ki:

- E oğlum, git buluş kızla. Karşılıklı oturun, iki kelam edin?!

- Yok aga, ben yapamıyorum öyle şeyler.

- Lan ne var?! Git bi mekana otur. Hemen bi tane sigara yak, heyecanını alır. Sonra hal hatır sorarsın, oradan bi konu açarsın sonrası kendiliğinden gelir.

- Aga, işte ben kendimi biliyorum, olmaz o iş...

İşte böyle bir insan benim arkadaşım. Vakti zamanında biz birinci sınıfken, - hemen hemen dört yıl olmak üzere - birini sevdi bizimki. İlk başlarda iyi gidiyordu. Ne olduysa sonra oldu zaten. Platonik aşkın tadını alınca müptelası oldu. Ne zaman bu konular açılsa hep şöyle der:

- Benim uzaktan sevebileceğim bi hatun olsun ama bana pas vermesin, süründürsün. İçki, sigara içtiğimde içtiğimin tadına varayım...

Bu sözlerine bakıp da salak bellemeyin sakın sevgili okur! Çok kültürlü bir insandır kendisi. Canınız sıkılırsa eğer yanınızda olmasını istediğiniz sayılı insanlar sınıfına mensuptur. Her konuda konuşacak bir şeyi vardır. Renkli bir insandır aynı zamanda.

Benim bir arkadaşım daha var sevgili okur. O, okulu dondurdu. KPSS Ortaöğretim'e hazırlanıyor şimdi. Yine aynı zamanda (biz birinci sınıfken) o da bir kız sevmişti. Ama onun durumu en kötüsüydü. Kızın sevgilisi vardı, buna olmaz dedi. Ama diğer taraftan da umut vermeye devam etti. Sevgilisiyle ayrıldı kız. Bizimki vakit benim vaktimdir dedi kızla tekrar arayı ısıtmaya başladı. Bizimki aşkından Mecnun oldu. Her gün içiyor, derslere girmiyor, okula da kızı görmek için geliyor. Kız, o kadar umut verdikten sonra yine olmaz dedi. Bizimki paramparça oldu. E haklı tabi. O kadar konuş, buluş sonra olmaz de...

Ben oldum son sınıf ama bu arkadaş hala ikinci sınıftan ders alamadı. Gerçi bırak ikinci sınıfı, bu yaşadıklarından da ders alabilmiş değil. Hala yine olsa yine yaparım diyor. İşte şimdi ailesine yük olmamak için KPSS'yi kazanıp kendi ayaklarının üstünde durmak istiyor. Anladı iş işten geçtiğini...

İşte böyle adam gibi arkadaşlarım var sevgili okur. Belki de dünya üzerinde yaşayıp, bunları hak etmeyecek iki adam... Eğer sizin de benim arkadaşlarıma yapılanları  yapacak arkadaşlarınız varsa söyleyin çeksinler pis ellerini temiz insanların üstlerinden. Bu devirde kaç kişi kaldı ki bunlar gibi sevebilecek adam?! O yüzdendir ki sevgili okur, karaktersiz insanları öldürmeyi vicdan meselesi yapmayın. Çekin tetiği cehennemin dibine gitsinler.

31 Mart 2014 Pazartesi

"Kuyucaklı Yusuf" Üzerine

Kuyucaklı Yusuf ile aslında hemşehriyiz. Ben Kuyucak'ta büyüdüm ve ailem hala orada ikamet etmektedir. Bunca zamandır bu romanı okumamak benim ayıbımdır. En nihayetinde romanı okuma amacıma ulaştım.

Çok değil, bundan iki ay kadar önce diye tahmin ediyorum. Albert Camus'un Yabancı adlı romanını okumuştum. Yazımın ileriki bölümlerinde içeriğinden bahsedeceğim fakat Kuyucaklı Yusuf'u okumamış olan varsa tavsiyem önce Yabancı'yı okumasıdır.

Kuyucaklı Yusuf, edebiyatımızda taşraya yönelik ilk toplumsal gerçekçi bakış özelliğiyle dikkatimizi çekiyor. Aynı zamanda Yusuf, edebiyatımızın en lirik karakterlerinden biri. Romanda, yetim bir çocuk olan Yusuf'un hayatının bir dönemi anlatılıyor.

Roman Kuyucak'ta başlayıp daha sonra Edremit'te devam ediyor. Yusuf'un memleketinden uzak kaldığı bu dönemde normal bir insandan farklı psikolojide olduğunu görüyoruz. Eğer Yusuf'un psikolojisini başka bir romanın kahramanına benzetecek olursak aklımıza ilk gelen Meursault olur. Kuyucaklı ile Meursault'un benzer yönlerini karşılaştıracak olursak;

- Her iki kahraman da içinde yaşadığı toplumun bireylerine karşı nötrdür. Onlarla yakınlık kurmazlar. Meursault'un roman boyunca kurduğu yegane arkadaşlık cinayet işlediği bölümdeki karakterlerdir. Yusuf da önceden bir iki arkadaşa sahip olmasına rağmen hiçbiriyle samimiyet derecesine ulaşamamıştır.

- Her iki kahraman da konuşmayı pek sevmez. Yusuf, Muazzez'le evliyken, onu çok sevmesine rağmen konuşmaktan çok sessiz kalıp onun gözlerine bakmayı yeğlemiştir. Meursault da kendine sorulan soruları baştan savarcasına kısa cevaplarla cevaplardı.

- Kuyucaklı ile Meursault da dikkat çeken diğer bir benzerlik, iç dünyalarında hissettikleri boşluktur. Yusuf bu boşluğun farkındadır ve Muazzez'e aşık olmasına rağmen, aşk duygusu onun içindeki bu boşluğu kapatamaz ya da aşkı ona yaşama sevinci vermez. Meursault da yaşadığı hayattan ne nefret eden ne de içi yaşama sevinci dolu olan bir karakterdir.

- Kahramanların ölüme karşı hisleri de aynıdır. Yusuf 9-10 yaşlarında ailesinin gözü önünde katledilmiş olmasına rağmen ağlamamış, sakinliğini korumuştur. Üvey babası Selahattin Bey'i sevmesine rağmen, onun öldüğü bölümde yine ağlamamış, sakinliğini korumuştur. Bu bölümde bir üzüntü belirtisi olarak, Sarı Müezzin'in, Selahattin Bey'in salasını verdiği zaman içinde duyduğu ürpertiyi söyleyebiliriz. Meursault da öz annesinin ölüm haberini aldığında ağlamamış, ölüm haberi onu etkilememiştir. Zira annesinin tabutunun başında beklerken sigara yakıp, kendine ikram edilen kahvenin tadının beğendiği bölüm annesinin ölümünden daha çok yer tutmuştur. Zaten bu olay onun yargı sürecinde başına bela olmuştur. Ayrıca Meursault'u bu açıdan Kuyucaklı ile karşılaştırmamı saçma bulanlar olabilir. Çünkü o, bu hissizliği cinayet işledikten sonra da hissedecektir. Ama bu aşırılık romanın savunduğu tez ile açıklanabilir. Fakat bu konudaki tek ayırt edici nokta şudur: Yusuf, Muazzez'in ölümünden sonra ağlamıştır.

- Meursault'un tanrıya inanmadığı açıkça belirtilmiştir fakat Kuyucaklı'da böyle bir şey belirtilmemiş olmasına rağmen, onun din ile ilgili herhangi bir eyleminden -Selahattin Bey'in cenaze namazına katılması hariç- bahsedilmemiştir

Bu iki karakterin farklı olan taraflarından dikkat çeken bazı noktaları da sıralamak gerekirse;

- Yusuf, Meursault'a göre daha romantik bir karakterdir. Zira o, sevdiği kadının yaptıklarının cezasını Muazzez'e değil, onun annesine keser. Ayrıca namus ve şeref olguları yüzünden cinayet işleyebilen bir kahramandır. Meursault böyle bir durumla karşı karşıya kalmamıştır ama o böyle bir durumda olsaydı, her şeyde olduğu gibi yine hissizce davranacağını düşünmek yanlış olmazdı diye düşüyorum.

- Yusuf, Meursault'a göre ahlak ve toplum kurallarına daha bağlı bir karakterdir. Kız kardeşini koruyup kollar. Çocukluk anıları anlatılırken, mahallenin çocuklarından biri ona laf ettiğinde çocukla kavga etmiş, onu dövmüştür.

Daha detaylı bir karşılaştırma, okumayanlar varsa onların heyecanını keseceği için yazımı burada sonlandırıyorum sevgili okur. Kalemim yettiğince, okuduğum bazı romanları sizin için inceleyeceğim.




30 Mart 2014 Pazar

Öylesine Bir Hikaye

Bursa'nın arka sokaklarındaki bir meyhaneden çıktım. Yağmur yağıyordu, paltomun yakalarını kaldırdım. Yağıyordu yağmur, ne yapmalıydım? Ana avrat küfrettim. Altıparmak'tan Heykel'e doğru yürüdüm. Aslında evimden çok uzaktaydım ama yürüdüm. Kaymakamlığın önündeki bir bankta oturan adamın yanına vardım.

- Hoşgeldin dedi adam. 

 - Aleykümselam dedim.

- Bak dedi, yağan yağmura bak! Bu mevsimde her zaman böyledir dedi Bursa. Sabahtan güneş gösterir, akşam kahpe bir kadın gibi yağmur yağdırır dedi. Olsun dedi, olsun be usta dedi. Benim bir evim var dedi. Bir karım iki de çocuğum dedi. Evin yoksa benimkini satayım dedi. Mis gibi küf kokar, rutubet kokar dedi. Açlık kokar, sefalet kokar dedi. Adam dedi, ben dinledim...

- Yok dedim. Param da yok, evim de yok dedim. Aslında bir evim var dedim. Ama benim değil, uzakta, çok uzakta dedim. Yeni ev arıyorsan benim evi vereyim dedim. Benim evim de mis kokar. Dert kokar, tasa kokar. Daha çok sigara kokar dedim. Bak dedim. Yaşamak ne güzel, ıslanmak dedim, güzel... Evine git, karının çocuklarının yanına git, ıslana ıslana git dedim. Ben dedim, adam dinledi...

- Yok dedi. Gitmeyeceğim.

- Ben gideceğim dedim. Evime değil ama, Heykel'e dedim. Selamlaştık gittim...

Heykel'de koca bir tiyatro var. Onun önünde durdum. Bir köpek vardı, yanına gittim.

- Bak dedim Çomar, baktı. Sen köpeksin, ben insanoğlu dedim. Yaratıldığımız günden beri sen dört ayak üstünde yürüdün, bana kulluk ettin, benden yemek bekledin verdim. Bazen de vermedim, gittin kendin buldun. Ama dedim, Aramızdaki tek fark benim iki ayağım var, senin dört. Aslında ikimizde köpeğiz dedim. Demin bir adamla tanıştım dedim. Parası yokmuş, fukaraymış. O da köpek dedim. O da üç kuruş için köpek gibi çalışıyor dedim. İşten atılmayayım diye üstlerinin köpekliğini yapıyor dedim. Ben dedim, Çomar dinledi...

- Ben dedim, Yeşil'e gideceğim dedim. Ses vermedi...

Yağmur biraz hafiflemişti, hafiflemişti yağmur. Kudretten bahseden tarihimizin, Bursa'da kendini belli ettiği sayılı mekanlardan birine, Yeşil'e varmıştım. Baktım, gençten bir çocuk gördüm, yanına gittim. Cigara çekiyordu çocuk.

- Afiyet olsun dedim. Cevap vermedi. Bir müddet sustu. Sonra:

- İnsan dedi bey amca, insan tütünün, esrarın bağımlısı olmaz dedi. İnsan huzurun, mutluluğun bağımlısıdır aslında dedi. Eğer bu ikisi yoksa, esrar olur, tütün olur dedi. Bak dedi Yeşil'i gösterdi. İşte dedi, elindeki kalın sarılmış cigarayı göstererek bunu burada içmemin nedeni, burada içince daha huzurlu oluyorum dedi. Çocuk dedi, ben dinledim...

- Bak delikanlı dedim. Baktı. Haklısın dedim. Başka bir şey diyemedim, haklıydı. İnsan en çok mutluluğun ve huzurun bağımlısıydı, doğruydu. Allah'a ısmarladık dedim gittim.

Yağmur bir daha ki kahpeliğine kadar ar, namus hırkasını giymişti, kesilmişti yağmur. Karayolu'na çıktım. Üst geçitten karşıya geçip ilk otobüs seferleri başlayıncaya kadar eve doğru yürüyecektim. Karşıya geçtim, yürümeye başladım. Sol kolumu çevirip saate bakacaktım. Gökyüzünde tabak gibi görünen ay, saatime yansıdı zor seçebildim. Tamı tamına 36 dakikadır yürüyordum. İleride bir kadın gördüm, yanına gittim.

- Hayırlı işler olsun dedim.

- İşler kesat dedi. Bu gece siftah bile yapamadım yakışıklı dedi. 

Uzunca bir müddet kocasına küfretti. Başka bir kadına kaçıp, çocuğuyla nikahlı karısını yüzüstü bırakıp gitmiş. Kadın fabrikada üç kuruş para kazanıp, geçimini sağlamaya çalışırken güzelliği başına bela olmuş. Adi patronu kadına tecavüz etmiş, adı da çıkınca kadıncağıza ne iş veren olmuş ne iki kelam hoş laf edeni kalmış. Çareyi toplumun kendine yapıştırdığı mesleği icra etmekte bulmuş.

- Orospuyum ben yakışıklı dedi. Benden uzak dur dedi. Mazallah benden namussuzluk bulaşır sana dedi. Bana da patronum olacak şerefsizden bulaştı dedi. En büyük hastalık dedi. Patronum benden daha namuslu dedi. Bana ondan geçti ama onun hamurunun mayası bu olmasına rağmen, o benden daha namuslu dedi. Orospu dedi, ben dinledim...

- Bak dedim. İşin dünyanın en eski mesleği dedim. Bir asker arkadaşım vardı, tarih öğretmeniydi, o demişti bunu dedim. Aslında insan orospu olmaz dedim. İnsan ikiyüzlü olur, aşağılık olur, riyakar olur dedim. Hayat orospu dedim, sistem orospu dedim. Sana orospu diyen, mahalle karıları, kahvede sabahtan akşama kadar oyun oynayan erkekler orospu dedim. İnsanın kanını emen bu kapitalist düzen orospu dedim, huzuru, mutluluğu bir insana çok gören hayat orospu dedim. Kula kulluk eden orospu dedim. Üzülme dedim. Ben dedim, orospu dinledi...

Tekrar hayırlı işler diledim, yoluma devam ettim. Uzunca bir süre saate bakmadan yürüdüm. Tan yerinin ağarmasını fırsat bilip, ekmeğinin peşine düşen insanların işkence saatleri yaklaşıyordu. Emindim ki evinden alelacele çıkıp, boyunlarına kumaştan zincirlerini geçiren memurlar evlerinden çıkmak üzereydiler. Otobüs seferleri başlamıştı. Evimin bulunduğu semte giden bir otobüse bindim. Evime vardığım gibi üstümü değiştirdim ve halihazırda beni bekleyen soğuk yatağıma girdim. Ben yazdım, okuyucum/okuyucularım okudu. Ben anlattım, onlar sabırla dinledi...

29 Mart 2014 Cumartesi

Yanlış İfade

Türkçe'nin tarihine bakıldığında en eski metin olarak kabul gören eser; Orhun Kitabeleri'dir. Ama ben Türkçe'nin bundan daha eski bir geçmişe sahip olduğunu düşünüyorum. Çünkü Orhun Kitabeleri'nde kullanılan dil tamamen edebiyat dilidir. Bir dilin en eski döneminde o dil, bu kadar kullanışlı ve estetikse o dilin gelişmiş bir dil olduğunu ifade eder.

Kitabelerde oldukça akıcı, yalın ve söz öbekleriyle (deyimler ve ikilemeler) kullanılan bir dil vardır. Didaktik bir yapısı var kitabelerin. Yöneticiler adeta halka hesap veriyor. Ki bu da sosyal devlet anlayışının olduğunu gösterir.

Bu yazıya başlama amacım kitabelerin özellikleri ya da Türkçe'nin tarihi gelişimi değil. Yukarıdaki iki paragrafın amacı sadece yumuşak bir giriş içindir. Sözü uzatmadan sebeb-i telif'e geçeyim:

Bundan yarım saat önce annemle konuştum. Bana bir olay anlatırken yanlış bir ifade kullandı ve bu da olayın seyrini, dinleyicide -yani bende- tam tersi şekilde değiştirdi. Annem konuşurken "son dakika gölü attı" dedi. Zaten deyim yanlış kullanıldı. "attı" değil "yedik" olacaktı. Konuşmamız acayip bir hal aldı. Çünkü anlatılmak istenilen şey yanlış anlaşılmıştı ve bu hatanın nedeni dinleyicide değil anlatıcıdaydı.

Türkçe zengim bir dildir. Bunu bir klişe olarak söylemiyorum. Gerek yazımın başında belirttiğim özellikler gerek dilimizdeki deyim ve atasözü sayısı, ikileme türetimi, kelime türetimi gibi yapısal özellikler oldukça fazla. İletişimin kopmaması için söylediklerimize dikkat etmeliyiz. Türkçe esnek bir dil ve bu özelliği yüzünden kelimeleri ve kelime gruplarını doğru kullanmak gerekir.

Ve siz, değerli okuyucum/okuyucularım bunu bir nasihat olarak değil, bir rica olarak görmenizi rica ediyorum...

21 Mart 2014 Cuma

Nevruz

Bu başlığı atmamın temel nedenlerinden biri bugünün tarihinin önemidir sevgili okurum. Bugün 21 Mart, yani ekinoks tarihi. Coğrafya derslerinde gördüğümüz, Kuzey Yarım Küre'de şöyle Güney Yarım Küre'de böyle diye ezberlediğimiz tarihlerden biri. Bildiğiniz şeyleri size tekrardan anlatmayıp direk konuya gireceğim.

Bu tarihin önemi, bahar mevsiminin gelişi sayılmasıdır. Binlerce yıllık Türk Kültürü'nde bugünün önemi ayrıdır. Bunu tamamen 21 Mart olarak düşünemeyiz tabi ki. Osmanlı'da üç resmi bayram vardı. Biri Ramazan Bayramı, ikincisi Kurban Bayramı, üçüncüsü de Nevruz Bayramı'ydı. Peki nedir nevruz?

Nevruz, kelime anlamına bakacak olursak, Farsça kökenli birleşik bir kelimedir. Nev, yeni; ruz ise gün anlamına gelir yani "Yeni gün". Kış mevsiminin bitip, bahar mevsiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Hala günümüz Türk Devletleri'nde çeşitli adlarla bu bayram kutlanmaktadır.

Bütün Türk Dünyası için bu günün özel addedilmesinin sebebi, Türk Destanları'ndan biri olan Ergenekon'daki bir olaydır. Destanın sonlarında Ergenekon adındaki demir dağın eritilerek Türk ırkının kurtuluşu yer alır. Ve bahsi geçen bu gün bayram olarak kutlanır. Orta Asya Türk Devletleri bu günde çeşitli etkinlikler yapar. Ekinlerine bakarlar, ekinleri arasındaki otları temizlerler, bugünü coşkuyla kutlarlar, eğlenceler, şenlikler yaparlar falan... Peki bizim aklımıza nevruz denince ne gelir?

Sizi bilmem ama bundan beş altı yıl önce nevruzun kötü bir şey olduğunu düşünürdüm. Haber bültenlerinde gördüğüm kadarıyla, terör yanlısı insan artıklarının araba tekerlerini yakıp üstünden atlamaları, polise taş, molotof vb... nesneler atarak kamu düzeninini bozmaya çalıştıkları sahneler aklıma gelirdi. Halbuki bu durum onları uzaktan yakından ilgilendirmeyen bir durum. Binlerce yıllık Türk geleneği olmasına rağmen hala bir çoğumuz, nevruzun bizim öz kültürümüzün bir parçası olduğundan bi-haberdir belki de...

Bugünün önemi; kılıçtan geçirilerek yok edilmeye çalışılan bir milletin kaçıp, sarp dağlarla çevrili bir bölgede yeniden türeme, soyunu devam ettirme çabasıdır. Bu yüzden de nevruz Türk Milletleri için önem arz eder. Diğer Türk Milletleri'nden daha önce bağımsızlığımızı kazanmış, onlardan daha iyi durumda olmamıza rağmen kendi kültürümüzü unutmaya başlıyoruz. Belki de Türk Dünyası içinde bunun gibi önemli olaylardan habersiz olan tek devlet biziz.

Kendi kültürümüzün parçası olan bu günü ite, köpeğe kaptırmamak için halkımızda bilinç uyandırmalıyız. Ve sevgili okurum: Sözlerimden; benim faşist, ırkçı ya da insanları sınıflarına göre ayıran biri olarak düşünmemenizi sizden rica ederim. Çünkü bütün Ortadoğu milletlerine sempatim vardır. Sadece bu ülkeyi bölmeye çalışan, terörist köpeklere tahammülüm yok. Sizin bu ayrımı iyi yapacağınızdan herhangi bir şüphem de yok. Nevruz Bayramımız kutlu olsun!